Profile bak

Haftalık muhabbetler - Sayı #7

Revue
 
Merhabalar sevgili okuyucularımız, Yeni bültenimizle ve taptaze podcast'imizle bu hafta da sizlerleyi
 

3 Kadın 1 Dünya

24 Kasım · Konu #7 · Tarayıcıda görüntüle
Biz, lise yıllarından 3 arkadaş, Ece, Nazlı ve Zeynep, merak ettiklerimizi, bize ilham verenleri, farkındalık yaratmak istediğimiz konuları ve ruh doyuran önerilerimizi her Pazar dünyanın 3 köşesinden paylaşıyoruz. 📍İstanbul, Londra, Paris. www.3kadin1dunya.com

Merhabalar sevgili okuyucularımız,
Yeni bültenimizle ve taptaze podcast'imizle bu hafta da sizlerleyiz! 🙋
Bu haftaki konularımızın arasında 2 tane değerli öğretmenimizin olması çok da güzel bir tesadüf oldu, bu vesileyle tüm öğretmenlerimizin öğretmenler gününü de kutlarız. 🤗
Şimdiden iyi okumalar & dinlemeler

Bu Hafta Ne İzledik?
“Kendime Yaptığım Yatırımdan Asla Vazgeçmem”
Ayşe Arman’ın Ekrem İmamoğlu hakkındaki yazısını okuduktan sonra merakım kabardı, eşi Dilek İmamoğlu’nun verdiği bu röportajı izledim. İlk röportajı olmasına rağmen düşünerek, tane tane ve çok içten bir şekilde konuşan Dilek İmamoğlu’na hayran kaldım. 
Dilek İmamoğlu yetişkin hayatını “Evlendim, çocuk yaptım, okula döndüm, çocuk yaptım, ara verdim, işe döndüm, sonra yine okula döndüm.” diye özetliyor; “Hayat bazen sizin planlamadığınız güzel şeyleri size sunuyor.” diye de ekliyor.
Hayatın akışını çözmüş olgun akıllı bir insan olmanın yanı sıra, kadınların iş hayatındaki cam tavan sendromu ve Y kuşağının önem verdiği liderlik stilleri gibi çok ilginç konuları araştıran bir bilim insanı aynı zamanda. İyi bir liderin demokratik, entelektüel, karizmatik, takım oyuncusu, dinleyici ve sentezleyici olduğunu söylüyor. 
Eşi Ekrem İmamoğlu’nun siyasete atılmasını bir kadın, eş ve anne olarak istememiş. (Hikayesinin bu kısmı bana Michele Obama’yı ve bu sene bayılarak okuduğum Becoming kitabını hatırlattı.) Eşinin potansiyeline inandığını ve önünü kesmek istemediği için bu atılımı desteklediğini, kendisinin “arka plan liderliği”ni tercih ettiğini, ama gerektiğinde (kadınların eşitlik mücadelesi gibi konularda) ön plan liderliği de yaptığını söylüyor. 
Dilek İmamoğlu’nun “kendime yaptığım yatırımlardan, özgürlüğümden ve sevgiden vazgeçmem” gibi sözleri beni ne kadar mutlu ettiyse, ilişkilerindeki bu hayranlık ve destek dolu denge de beni o kadar mutlu etti. Çiftler arasında sık gördüğümüz bir denge değil maalesef. 
20 Kasım Dünya Çocuk Hakları Günü
Açık olmak gerekirse herhangi bir sivil toplum kuruluşuna düzenli bağış yapan bir insan değilim. Bir nebze tembellik, bir nebze “aman canım benim vereceğim üç beş kuruştan ne olacak ki” düşüncesi, bir nebze de kafamdaki “bu kuruluşlardan hangisi doğru dürüst çalışıyor acaba?” soruları…
Bütün bunlara rağmen haberlerden ve sosyal medyadan takip ettiğim ve harcadıkları çabaya gönülden müteşekkir olduğum bir kurum var: UCİM Çocuk İstismarı ile Mücadele Derneği. Kurucusu Saadet Özkan’ın (genelde medyada Saadet Öğretmen olarak tanınıyor) 2017’den beri istismara maruz kalan çocukların arkasında durması, üstü örtülmeye çalışılan vakaları su yüzüne çıkarması, güvenimizi sarsan adli kurum kararlarına rağmen suçluların hak ettikleri en ağır cezaları almaları için savaşması, travmatize olmuş çocuklara ve ailelere sonrasında destek olması… Eğer dinlemeye kalbiniz el verirse ODTÜ’de geçen sene düzenlenen TEDx etkinliğinde yaptığı konuşmayı dinleyin. Beni en çok etkileyen sözü “Bir toplum çocuğunu koruduğu sürece vardır” oldu.
Çoğu insanın kafasında bir rakam vardır, her ay cebimden bu kadar para azalsa ne uzalır ne kısalırım dediği. Kimi için 10 Lira kimi için 100 Lira. Miktarın önemi yok, devamlılığın önemi var. Yeni yılda her ay bir kitap okuyacağım, her hafta spora gideceğim gibi hedeflere bence her ay “iyi ki varlar” dediğiniz bir derneğe bağış yapmayı ekleyebilirsiniz. Bugüne kadar gerçekleştireceğiniz en kolay yeni yıl hedefi olabilir. Bence deneyin.
Çocuklar İçin Susma | Saadet Özkan | TEDxMETUAnkara
Bu Hafta Ne Okuduk?
Mustafa İnan’ı Tanır mısınız?
Belki aranızda İTÜ mezunları varsa, Mustafa İnan ismini sıklıkla duymuştur. Ben ne yazık ki, kendisini çok geç tanıdım. Sevgili arkadaşım Onur Cinel’in önerisiyle aldığım Oğuz Atay’ın “Bir Bilim Adamının Romanı” kitabı sayesinde, bu eşsiz öğretmenin, bu meraklı öğrencinin ve bu “iyi” insanın hayatı ile buluştum. Mustafa İnan öyle efsane bir bilim insanı imiş ki, öldükten sonra onun hayatı Erdal İnönü’nün önerisiyle ve TÜBİTAK’ın desteğiyle romanlaştırılmak istenmiş.
1911’de Adana’da doğan Mustafa İnan, savaş zamanı çok sancılı bir çocukluk geçirmesine rağmen her zaman öğrenmeye ve öğretmeye heyecan duyan bir insan olduğu için Türkiye’nin en değerli profesörlerinden biri haline gelmiş. Branşı teknik mekanik ve genel mukavemet imiş. Bu alanda çok değerli fikirler ve bilim pratikleri geliştirmiş olsa da, benim kalbime taht kuran Mustafa Hocam, hangi konunun hocası olursa olsun, öğrencileri ve bilim dünyası tarafından hayran olunacak bir figür olurdu sanırım.
Romanı okurken birçok karmaşık duygu yaşadım. Kah bu kadar eşsiz bir öğretmenin var olabileceğini görünce hayranlık duydum, kah böyle değerleri çoğu kez ülkemizde tutamayıp geri dönmemecesine kaybetmemize kahroldum. Dolayısıyla da hocamın da dediği “ithal malı” bilimle bir adım ileri gidemeyeceğimiz için ülkemizin gençliği, geleceği, sistemleri ve birçok başka derin konu için çok hayıflandım. Ama tüm bunlarla birlikte, çok çok değerli olan merak duyguma biraz daha sarılıp onu kucakladım. (Eminim hocam da okusa ya da duysa gurur duyardı.) Kısacası, kitabı okumadıysanız okuyun, okuduysanız yine şöyle sayfaları tekrar çevirin, pişman olmazsınız. Hatta belki oğlunun ağzından Mustafa İnan'ı anlatan bu videoyu da izleyebilirsiniz.
Networking mi, Samimiyet mi?
Geçen haftalarda bahsettiğim Ellevest’in blogunda dolaşırken hayatımda ilk defa kadınlar için yazılmış bir “networking yapmanın yolları” yazısına denk geldim. Rakamlarla raporlarla yürüdüğünü zannettiğimiz iş dünyasının en nihayetinde güven, ilgi, heyecan, destek gibi ölçülemeyen duygularla yürüdüğünü bence kadınlar erkeklere kıyasla daha iyi anlıyor. Ya da kadınlar bu ölçülemeyen duygulara daha çok ihtiyaç duyuyor, bilemiyorum.
Mesela bir araştırmada işle ilgili bir eğitime yakın bir arkadaşını getiren girişimci kadınların kendine daha büyük iş hedefleri koyduğu, daha fazla finansal risk aldığı ve kazandığı yatırımı da daha efektif harcadığı görülmüş. Başka bir araştırma ise erkeklerin merkezi ağlara ihtiyaç duyduğunu, kadınların ise hem merkezi, hem de içinde yakın ilişkiler olan ağlara ihtiyaç duyduğunu göstermiş. Bunun sebebi tam olarak bilinmese de, iş dünyasında güç ve yetki sahibi olamayan kadınların yükselmek için birbirine ihtiyaç duyması bir tez olarak ortaya atılmış. 
Kadın-erkek ayrımı ise aslında bir noktada önemsiz kalıyor bence. Ve belli ki bu araştırmaların çoklanması, doğrulanması, sadece kadınlar üzerine değil, hem erkekler hem kadınlar üzerine farklı ortamlarda yapılması gerek. O zamana kadar, kadın ya da erkek fark etmez, hepimiz kaç kişi tanıyoruz, tanıdıklarımızın pozisyonları neler, kaç kişi yönetiyorlar gibi sayısal detayları bir kenara bırakıp, anlamlı, keyifli ve samimi ilişkiler kurmaya odaklanabiliriz. Bunun hem işteki başarımıza hem de kalbimize iyi geleceği kesin. 😊
Bu Hafta Ne Deneyimledik?
Ara Bulmaca
Dürüst konuşayım, her şehir tiyatrosu oyununun güzel olmayabileceğinin farkındayım. Hatta kendimde ve çevremde, özel tiyatrolara gitmenin daha “risksiz” olduğu hissini alıyorum. O nedenle yeri gelmişken, bu sezon gayet beğendiğim bir şehir tiyatrosu oyununu paylaşmak isterim: Uzlaşma.
Oyunda, minimum seviyede dekor kullanımı var ve bence en önemlisi abartıdan uzak, doğal bir oyunculuk var. Chloé Lambert isimli Fransız aktrisin “La Médiation” oyunundan Türkçe’ye uyarlanan eserde, evlenmemiş, ama artık partnerliği de kalmayan bir ikilinin, dünyaya getirdikleri çocuklarına dair ortak bir karar alabilme süreci aktarılıyor. Uzlaşabilmek için, arabulucu kuruluşla 3 defa görüşme gerçekleşiyor. Gürültü, gözyaşı, drama, umursamama, ihtiyaçları duymama gibi toksik bir ilişkinin olmazsa olmazlarına sıklıkla dokunan oyun, bence çok etkileyici idi. Ufak bir tabure ile metaforlaştırılmış küçük çocuğu hayal ederken, birçok kez aslında hepimizin “içindeki çocuğu” duymaya, ve o çocuğu sevdiklerimizle de paylaşmaya ne çok ihtiyacımız olduğunu düşündüm.
Bu arada enteresan bir nokta olarak, oyundan sonra biraz araştırma yapınca, Türkiye’de de 2013 yılından beri mahkeme temelli arabuluculuk sisteminin yürürlükte olduğunu öğrendim, hatta iş ve ticari davalarda arabulucuya gitmek 2019 başından beri zorunlu haldeymiş. İnternette bence limitli kaynak var okuyup öğrenmek için. Belli ki, daha çok su götürür bu konu ülkemizde. 😊
Bu haftalık bizden bu kadar!
Bizi diğer arkadaşlarınızla hala paylaşmadıysanız, tam zamanı! 😊
E tabii, podcast'imizi dinlemeyi, bizi Twitter'dan takip etmeyi ve en önemlisi samimi yorumlarınızı bize yazmayı da unutmayın! 💃

Yeni şeyler öğrenip keyifli sohbetler ettiğiniz bir hafta olsun!
Sevgiler,
Ece, Nazlı, Zeynep

3 Kadın 1 Dünya Haftalık Muhabbetler Podcast Bölüm: 3
Twitter'da Biz
Geçen Haftaki Bültenimizi Kaçırdıysanız...
Bu konuyu sevdin mi?
Güncellemeleri artık almak istemiyorsanız abonelikten çıkabilirsiniz buradan.
Bu bülteni yönlendirirseniz ve beğenirseniz, abone olabilirsiniz: buradan.
Revue kullanılarak iletildi