Profile bak

Haftalık muhabbetler - Sayı #5

Revue
 
Herkese merhaba, Bu hafta birkaç okuyucumuzun bize sorduğu, bizim de bir süredir yapmayı düşündüğümüz
 

3 Kadın 1 Dünya

10 Kasım · Konu #5 · Tarayıcıda görüntüle
Biz, taa lise yıllarından 3 arkadaş, Ece, Nazlı ve Zeynep, merak ettiklerimizi, bize ilham verenleri, farkındalık ve değişim yaratmak istediğimiz konuları ve tabii bir de ruhumuzu doyuran kültür, sanat ve edebiyat önerilerimizi her hafta Pazar öğleden sonra sizinle paylaşıyoruz. Televizyon şovlarından bilimsel araştırmalara, ağlatan hikayelerden toplumsal kritiklere, ilham veren figürlerden öz keşiflere, hayatın her köşesi, dünyanın ise 3 köşesinden. 📍İstanbul, Londra, Paris. Tüm yazılarımızı websitemizde bulabilirsiniz: www.3kadin1dunya.com

Herkese merhaba,
Bu hafta birkaç okuyucumuzun bize sorduğu, bizim de bir süredir yapmayı düşündüğümüz bir şeyi yaptık ve aramızda geçen sohbetleri kayda aldık. Podcast'imizin 1. bölümü ile karşınızdayız. 🎉 Aşağıda yazdığımız konulardan üçünün üzerine ettiğimiz sohbetimizi buradan dinleyebilirsiniz.😊
Ayrıca hafta içi hoşumuza giden, ilginç bulduğumuz konuları ve düşünceleri de Twitter'dan paylaşmaya başladık. Oraya da bekleriz.
Bugüne kadar samimi yorumlarını bizlerle paylaşan, heyecanımıza heyecan katan herkese çok teşekkür ederiz.
Yeni bir şeyler öğrenip keyifli sohbetler ettiğiniz bir pazar günü olsun.
Sevgi, saygı ve özlemle anıyoruz ♾

Bu Hafta Ne Okuduk?
Dünyanın En Zengin İnsanı
Geçen haftalarda gelir eşitsizliği ile ilgili birkaç gözlemimizi paylaştıktan sonra bu hafta karşıma çıkan bir haberi paylaşmak istedim. Belki hatırlarsınız, bu sene başında Amazon.com’un kurucusu Jeff Bezos’un (kendisi aynı zamanda dünyanın en zengin insanı olur) eşi MacKenzie Bezos ile boşanma kararı aldığı haberleri çıkmıştı. Bununla ilgili en çok ilgi çeken konu ise boşanma sonrasında gerçekleşecek mal paylaşımında Jeff Bezos’un eşine vereceği 35 milyar dolar olmuştu. Ve bununla birlikte gündemi meşgul eden türlü türlü sorular: Acaba bu mal paylaşımından sonra MacKenzie Bezos dünyadaki en zengin insan sıralamasında kaçıncı olacak? Yoksa Jeff Bezos dünyanın en zengin insanı ünvanını kaybedecek mi? Siz de içinizden vah Jeff Bezos’un haline dediyseniz (!) yüreklere su serpecek bir haberi sizlerle paylaşmak istiyorum: Jeff Bezos kasasını yine doldurmuş ve an itibariyle boşanma öncesi servet seviyesine tekrar ulaşmış (yani bir senede 35 milyar doları tekrar kazanmış). Kısacası kendisi hala dünyanın en zengin insanı. 
Haberin ana mesaji ise Silikon Vadisi milyarderlerinin servetlerinin, her yıl derneklere bağışladıkları astronomik rakamlara rağmen, hızla büyümeye devam etmesi. Bu olayı hatta şöyle bir benzetme ile anlatmış: Bu insanların arka bahçelerinde büyük bir gölet olduğunu ve o göletten kova kova su bağışladıklarını düşünüyoruz. Oysa ki durum daha çok şöyle: Arka bahçelerinde bir gölet var, ve göletin üzerinde durmak bilmeyen bir yağmur fırtınası… Gölet hızla dolmaya devam ederken göletin sahibi kova kova su bağışlıyor çevredekilere. Kısacası yapılan bağış miktarlarının, servetlerin büyüme hızı yanında, nispeten sönük kaldığını anlatıyor. 
Zenginin malı züğürdün çenesini yorardan bu haftalık bu kadar. 😊
Bu Hafta Ne İzledik?
Fakir Kokusu
Netflix’in sunduğu dizi kalitesini, film seçkisinde bulmak her zaman kolay olmuyor. O nedenle “Netfix’te izlenebilecek filmler” gibi kısa yollarla film arıyorum çoğunlukla. Güney Kore yapımı “Okja” filmiyle de bu vesileyle tanışmıştım. Bir çocuğun bir hayvanla olan duygusal ilişkisini, kapitalist ve yozlaşmış gıda sektörünü bolca eleştirerek anlatan film, bende çok güzel hisler bırakmıştı. Filmekimi 2019’da da, aynı yönetmenin (Joon-ho Bong) “Parazit” filmini duyunca, mutlaka gitmek istemiştim ama kapalı gişeydi. Şanslıyız ki film, “Bize Her Gün Festival” kafasındaki Başka Sinema’da gösterime girdi.
Film “sınıf farkı” üzerine kurulmuş durumda. Tıptaki anlamı “başka bir organizmanın üzerinde yaşayarak bu organizmanın kaynaklarını kullanan ve ona zarar veren” olan “parazit” kelimesi, filmin konusunu birebir anlatıyor. Çok sefil durumdaki bir ailenin bireyleri, peyderpey aşırı zengin bir ailenin evine sızıyor. Sınıflar arasındaki uçurumu birçok metaforla ifade eden filmde, benim en çok hoşuma giden detay “koku” oldu. Bir film kokuyu nasıl hissettirecek diyebilirsiniz. Film, fakir durumdaki karakterlerin zenginlerden daha farklı koktuğunu o kadar ince detaylarla işlemiş ve fakir olan grubu o kokudan dolayı o kadar “aşağılık” hissettirmiş ki, ben bir izleyici olarak kastettikleri kokuyu duyar gibi oldum. Hatta bir ara gerçekten çok sinirlendim, sanki benim onuruma dokunmuşlar gibi oldu.
Film Cannes’da Altın Palmiye almış. “Oscar da alır” yorumları var. İnşallah diyor, izlenecek filmlerin arasına yönetmenin “Kar Küreyici” (Snowpiercer) yapımını da ekliyorum.
Karanlık Turizm 💀
Tatil dendi mi çoğu insanın aklına güzel güneşli bir deniz kenarı veya hareketli renkli bir şehir geldiğini düşünürdüm, ta ki Netflix’in Dark Tourist serisini izleyinceye kadar. Meğerse çok azımsanamayacak bir kitle tatillerini radyasyon bölgelerini, perili evleri, katliam veya doğal afet nedeniyle terkedilmiş bölgeleri ziyaret ederek geçiriyormuş. 😱 Bu yeni turizm türüne karanlık turizm (İngilizce’de dark tourism) deniliyormuş. Toplam 8 bölümden oluşan serinin her bölümü izleyenleri hayrete düşürme garantili. Zira ben izlerken tam bir teyzeye dönüşüyorum ve kendimi şu tepkileri verirken buluyorum:
Bu insanlar çıldırmış olmalı?!
Tövbe tövbe… Neler var dünyada…
Allah akıl fikir versin!
Insanların işi gücü yok heralde, ya da canları çok sıkılıyor!
Şaka bir yana, zevkler ve renkler tartışılmaz derler ama bu tarz garip zevklerin altında yatan motivasyonu ve genel psikolojiyi çok merak ediyorum. Karanlık turizm üzerine araştırma yapan kişiler bu tarz turizmin yeni bir olgu olmadığını ve bunun örneklerine tarihte rastlandığını söylüyor. Mesela, Antik Roma’da insanların ölüm arenası olan Colosseum’u görmek için uzak şehirlerden seyahat etmesinin bir karanlık turizm örneği olduğu söyleniyor. Günümüzdeki ünlü karanlık turizm noktaları arasında ise Çernobil, Auschwitz-Birkenau toplama kampı ve 11 Eylül Müzesi var. Bunun gibi yerleri ziyaret etmenin altında yatan motivasyonun ise, tarihi öğrenme isteğinin ötesinde, ölüme daha yakından bakma içgüdüsü olduğu düşünülüyor.
Çernobil nükleer reaktörünün önünde turistlerin selfie keyfi (!)
Çernobil nükleer reaktörünün önünde turistlerin selfie keyfi (!)
Bu Hafta Ne Deneyimledik?
Pırlantanın Beden Buluşu
Uzun zamandır ünlü dansçı, koreograf ve direktör Benjamin Millepied’nin dans gösterilerini izlemek istiyordum. Benim Paris’e taşındığım sene (2016) direktörlüğünü yaptığı Paris Opera ve Balesi’nden ayrılıp, geleneksel dansın baskılarından uzak durmak, modern dansı yeniden tanımlamak ve dünyanın her köşesinden dansçıları bir araya getirmek için Los Angeles’a taşınmıştı. 
Bu sonbahar Millepied’nin 2012’de kurduğu The LA Project grubunun Made in LA gösterisi Paris’e geldi. Dört ay önceden, tereddütsüz ve parasına bile bakmadan bilet aldığım tek şey sanırım dans gösterileri. 😍
Modern dansı çoğu zaman fazla koyu ve depresif buluyorum. Anlaşılır bir hikaye etrafında dönmemesi ise içine girmemi iyice zorlaştırıyor. Nadir de olsa, Alvin Ailey’nin ünlü Revelations gösterisi gibi, insan bedeninin limitlerini zorlayan, neredeyse atletik, hikayesi derin ve müzikalitesi yüksek modern dans gösterilerini ise bayılarak izliyorum. O zaman dans hayat, hayat dans oluyor benim için. 
Made in LA bütün bir gösteri olarak, ve özellikle Millepied’nin hem yönetip hem koreografladığı son dans Hearts & Arrows, kendimden geçerek izlediğim modern dansların arasına girdi. Philip Glass’ın kalbi kabartan ezgilerine koreografladığı bu dansı yaratırken, Millepied, pırlantadan ve pırlantanın ışık ile oyunundan esinlenmiş. Sahnede hiçbir şey tek tip değil. Bedenler farklı şekillerde ve renklerde, kostümler çarpıcı ve sade; sadece 8 dansçı var ve solist yok, ışık oyunları ve görsellik ön planda, sahne çıplak, spotlar asimetrik ve göz önünde, esler bolca ve perde inişleri ani. Hep kadın-erkek arasında izlemeye alışık olduğumuz ikili danslar ise kadın-erkek, kadın-kadın ya da erkek-erkek arasında.
Sahnede izlemenin keyfini size aktarmam mümkün değil (şöyle başlıyor), ama Hearts & Arrows kısa bir film olarak ekrana da uyarlanmış. 20 dakikalık bu şölene buradan buyrun. 😊
Hearts & Arrows
Modernlik Safsatası
Geçtiğimiz hafta, sektörün popüler pazarlama etkinliklerinden olan Brand Week’e 1 gün katıldım. Program zaten Ekrem İmamoğlu ile başladı. Her projesini hayranlıkla dinlediğim sayın/sevgili başkanım sahnede mükemmeldi. (Hala duymayanlar için, ortak aklı destekleyen ve vatandaşı dinleyen İstanbul Senin platformunu bir kez daha paylaşmak isterim. Bilmek yetmez ama, katılmamız da gerek, bu ayrı. 😊)
Birçok güzel konuşma dinledim, ilerleyen haftalarda ara ara bahsedebileceğim içerikler de edindim. Ama bu hafta Bayer Tüketici Sağlığı Grubu’nun global pazarlama ve dijital sorumlusu Patricia Corsi’ye değinmek istiyorum:
İnsan izleyici/dinleyici koltuğunda oturduğunda sahnede karizmatik profiller görmeyi bekliyor hep. (Neden?) Patricia Corsi ise sahneye süper “havasız” bir şekilde çıktı. Bence kıyafetine çok özenmemişti; bu kadar insanın içine çıkıyor, saçlarına fön bile çektirmemişti. (Özeleştiri yapma vakti: Nasıl oluyor da bu kadar feminist geçinip, hemcinsime karşı böyle yargılayıcı olabiliyor zihnim? Ne önemi var halbuki fönün ya da kıyafetin?) Ama Patricia, kısa sürede benim için devleşti. Önyargılarımdan dolayı kendimden utandıkça ve “asla böyle düşünmemelisin” dedikçe, o sahnede çok temel şeyleri anlatarak herkesi düşünmeye itti. Konuşmanın ana teması, bir pazarlamacı ya da iş profesyoneli olarak “modernlik safsatası”na bu kadar takılmamamız gerektiği idi. Bazı şeyleri “dijital” olarak nitelendiriyoruz, dijital ekipler kuruyoruz. Peki dijital demediğimiz herkes ya da her iş analog mu? Kavramları bu kadar ayrıştırmak yeni hibrit dünyamız için ne kadar doğru? Modernlik namına bir pazarlama kampanyasının briefini yüzyüze vermek yerine, email ile yollamak yaratıcı sonuçları ne kadar tetikleyebilir ki? Ya da tüm gün evde, reklamsız şekilde Netflix izleyip, ofise geldiğimizde tv reklamlarını odağımıza almamız ne kadar akılcı? Karar alırken esas yapmamız gereken ve çoğunlukla unuttuğumuz şey konuların “insan” tarafı oluyor. Yeni trendlere, modern yöntemlere kaptırıyoruz bazen akıllarımızı ve aslında en çok kendimizin nasıl düşündüğünü unutuyoruz sanırım.

Bu haftalık bizden bu kadar! Bu keşifleri ve sohbetleri beğendiyseniz bu maili arkadaşlarınıza iletmeyi ve bizi Twitter'dan takip etmeyi unutmayın! 😊
Samimi yorumlarınızı bize yazarsanız çok mutlu oluruz.
Haftaya görüşmek üzere!
Sevgiler,
Ece, Nazlı, Zeynep

Bu konuyu sevdin mi?
Güncellemeleri artık almak istemiyorsanız abonelikten çıkabilirsiniz buradan.
Bu bülteni yönlendirirseniz ve beğenirseniz, abone olabilirsiniz: buradan.
Revue kullanılarak iletildi