Profile bak

Haftalık Muhabbetler - Sayı #3

Revue
 
 

3 Kadın 1 Dünya

27 Ekim · Konu #3 · Tarayıcıda görüntüle
Biz, taa lise yıllarından 3 arkadaş, Ece, Nazlı ve Zeynep, merak ettiklerimizi, bize ilham verenleri, farkındalık ve değişim yaratmak istediğimiz konuları ve tabii bir de ruhumuzu doyuran kültür, sanat ve edebiyat önerilerimizi her hafta Pazar öğleden sonra sizinle paylaşıyoruz. Televizyon şovlarından bilimsel araştırmalara, ağlatan hikayelerden toplumsal kritiklere, ilham veren figürlerden öz keşiflere, hayatın her köşesi, dünyanın ise 3 köşesinden. 📍İstanbul, Londra, Paris.

Bu Hafta Ne Gördük?
Akdeniz’in Bir Diğer İncisi
Blaise Cendrars 1945 yılında demiş ki, “Marsilya bizi tarihsel anıtlarıyla ezip geçmeyen tek antik şehir. Mimari değil, dini değil, edebi değil, akademik değil, sanatsal değil. Uysal ve neşeli bir şehir. Kirli ve bakımsız. Ama yine de dünyanın en gizemli ve deşifre etmesi en zor şehirlerinden biri.”
İki haftasonu üst üste Marsilya’nın sokaklarını gezerken bu sözler çınladı kulaklarımda. 1945’ten bu yana bazı şeyler hiç değişmemiş. Hala kirli ve bakımsız, dini ya da akademik değil. Fakat eski tip Fransız mimarisi, sanat, müzik, ve dans dolu sokakları son derece etkileyici. Üstelik İstanbul gibi gittikçe zorlaşan metropollerden sonra uysal, neşeli, eğlenceli bir liman şehri insana ilaç gibi geliyor. 
Limanın hemen kıyısında, eski bir şatonun içine açılan Mucem (Avrupa ve Akdeniz Uygarlıkları Müzesi) ise son zamanlarda gördüğüm en çarpıcı müzelerden. Kazablanka, Venedik, İstanbul, Kaire gibi ilk bakışta alakasız diyebileceğiniz Akdeniz incilerinin 14. yüzyıldan itibaren deniz ulaşımı yoluyla nasıl büyük bir ağa dönüştüğünü, birbirlerini nasıl etkilediğini anlatıyor. 
Kutuplaştığımız son yıllarda Marsilya’nın bence en etkileyici kısmı ise çokkültürlülüğü. Sokaklarda her dilden, her renkten, her hikayeden insan bir bütünlük içerisinde yaşıyor. Bunu özetleyen sahne benim için Marsilya-Strazburg futbol maçında Marsilya taraftarlarının açtığı “Mélangeons nos cultures” (Haydi kültürlerimizi karıştıralım) pankartı oldu. Benim de oraya taşınıp kendimi karıştırasım gelmedi desem yalan olur.
“Mélangeons nos cultures” (Haydi kültürlerimizi karıştıralım) pankartı
“Mélangeons nos cultures” (Haydi kültürlerimizi karıştıralım) pankartı
Suudi Arabistan’da Film
Yakın zamanda izlediğim ve her yönüyle beni etkileyen bir film: The Perfect Candidate. Suudi Arabistan’ın ilk kadın yönetmeni Haifaa al-Mansour tarafından yönetilen bu film genç bir kadın doktorun toplumda karşılaştığı zorluklara rağmen yerel seçimlerde aday olmasını konu alıyor. Londra Film Festival’indeki gösteriminden sonra yapımcılarla yapılan kısa söyleşide aynı film ekibinin 2012’de yönetmenin ilk filmi olan Wadjda adlı filmi de çektiğini ve çekim aşamasında lojistik anlamda çok zorlandıklarını öğrendik. Özellikle kadın aktörlerin sokakta geçen sahnelerini çekerken çoğu erkekten oluşan kameraman ekibinin kadın aktörle toplum içinde bir arada görünmemeleri için çekimi bir minibüs içinden yürüttüğünü anlattılar. 2018’de The Perfect Candidate’ı çekerken ise 2012’ye kıyasla çok daha rahat koşullarda çalıştıklarını ve ülkenin geçirmekte olduğu değişime yakından tanıklık ettiklerini söylediler. 
Suudi Arabistan’da sinema ticari olarak geçtiğimiz 2018 senesinde başlamış. Her ne kadar 2000’lerin başından beri Suudi yapımı filmler olsa da ülkede sinemanın yasak olması nedeniyle bu filmlerin gösterimleri sadece yurtdışında yapılmış. Ülkedeki değişim rüzgarının yakın zamandaki diğer örnekleri ise kadınların araba kullanmasının önündeki yasağın kaldırılması ve ülkenin dış turizme açılması. BBC'nin haberine göre bu değişim rüzgarının arkasında yatan neden ülkenin azalan petrol gelirleri nedeniyle vatandaşlarının maddi yaşam standartlarını sürdüremeyecek olması, buna karşılık onlara sosyal anlamda daha fazla özgürlük verme çabası.
Bu Hafta Ne Okuduk?
Fotoğraf Diyeti
Her gün binlerce görsel, bilgi, ve detay ile sarmalandığımız düşünüldüğünde, gerçekten hatırlamak istediğimiz şeyleri hatırlamak için ne yapmamız gerekiyor? Bir konsere gittiğimde, bütün konseri kaydetmiyorum tabii ki, ama eninde sonunda birkaç fotoğraf ve 1-2 de video çekiyorum; arkadaşlarımla buluştuğumda “o günü unutmayalım” diye sıklıkla anı ölümsüzleştiriyorum; ve telefonumda sık sık ekran görüntüsü alıyorum. Sanırım böylelikle istediğim şeyleri kaydettiğimi hissediyorum ve bir nevi hafızama güvenmek yerine telefonuma güveniyorum.
Fakat bir baktım ki, son 1-2 hafta içinde yaptıklarımı, beğendiklerimi, not ettiklerimi hatırlamak için bile görsellerin yardımına başvuruyorum. Bu işte kesin bir yanlışlık var diyerek biraz araştırma okudum ve gördüm ki, daha iyi hatırlamak bir yana dursun, hafızamı da mahvediyormuşum. Hatta psikoloji profesörü Linda Henkel “photo-taking impairment effect” (fotoğraf çekmenin bozucu etkisi) isimli bir kavram ortaya atmış. Bu kadarla kalsa iyi! Selfie çekerken, poz verirken vs çoğunlukla dış dünyaya “olmak istediğimiz” kişiyi gösterdiğimiz için, bu da “gerçek biz” ve “fotoğraftaki biz” arasında da uyumsuzluk yaratıp yanlış bir özkimlik hatırlamamıza yol açabiliyormuş. Fotoğraf detoksu yapabilir miyim bilmiyorum ama tüm bu okuduklarımdan sonra diyete gireceğim kesin!
95 Dolarlık Bahşiş
Toplumlardaki gelir eşitsizliği, üzerine çokça yazılıp çizilmesine rağmen, günlük hayatta çoğu insanın aklına gelmeyen bir konu. Fakat geçtiğimiz hafta, üst üste karşılaştığım birkaç şey sonucunda, tesadüfen kendimi bu konuyu düşünürken buldum. Bunlardan birincisi çok çarpıcı bir istatistik. The Economist’in haberine göre Şikago’nun zengin semtlerinden biri olan Streeterville’deki bir kişinin ortalama yaşam süresi 90 yıl iken, en fakir semtlerinden biri olan Englewood’da bir kişinin ortalama yaşam süresi 60 yılmış. Aradaki fark 30 yıl! Aradaki mesafe ise 20 km’den az. 
Bir diğeri ise geçtiğimiz hafta Atlanta’da geçirdiğim kısa süre içerisinde gördüğüm/duyduğum birkaç olay: Kahve almak için sırada beklerken önümdeki kadının $100 uzatıp aldığı para üstünün tamamını bahşiş olarak bırakması (bonkörlük nedir?), lüks markaların olduğu alışveriş merkezlerinde insanların elleri kolları dolu alışveriş etmesi, ve tabii ki hemen hemen her sokakta görebileceğiniz evsiz insanlar. Hiçbiri üzerine fazla durup düşünmemiştim aslında, ama bu yazıyı yazmaya oturduğumda karşıma çıkan bir haber sayesinde taşlar yerine oturdu. OECD ülkeleri arasında gelir eşitsizliğinde 4. olan ABD’de bu eşitsizliğin en fazla olduğu şehir Atlanta’ymış. Peki Türkiye gelir eşitsizliği sıralamasında nerede derseniz; burun farkıyla ABD’nin önünde, 3. sırada.
Bu Hafta Ne Dinledik?
Nasıl Olunur Yolculuğu
Yürürken, metrodayken, vapurdayken müziksiz yapamayanlardanım. Geçtiğimiz ay içerisinde, metroda karşımda otururken kahkahalar atan bir kadını görünce (ne yazık ki toplu taşıma araçlarında yüzü gülen insan sayısı bulmak o kadar az ki – bu konuya hiç girmiyorum) ister istemez ne dinlediğini merak ettim ve kendisine imrendim. Daha önceleri de ara ara podcast dinliyordum ama, o günden beridir, başka bir şeye odaklanmamı gerektirmeyen her durumda müzik dinlemek yerine, podcast dinlemeye çalışıyorum. Tam da o dönemde sevgili arkadaşım Zeynep Karslı, bana Nilay Örnek’in “Nasıl Olunur” podcast’lerini önerdi.
Gazeteci/yazar Nilay Örnek, podcast'lerini “yeni bir şeyler öğrenmeye meraklı herkesin ilgisini çekebilecek” bir içerik olarak konumlandırıyor. Mesleğini ustalıkla yapan kişilere mikrofonu uzatarak “nasıl olunur?” sorusunu soran programda, inanılmaz güzel insanlarla, hikayelerle karşılaştım. “Nasıl olunur?” çok çok iddialı bir söylem tabii ki, ama en çok hoşuma giden kısım da; şu ana kadar dinlediğim kişilerin hepsi, insanın kendisini “oldum” diye tanımladığı gün yanlışa düşeceğinin farkında. Her insanın keşfedilecek apayrı bir dünya olduğuna inandığım için, bu podcast serisi keyifli bir yolculuk olacağa benzer. Bu yolculuğun lezzet duraklarına da ilerleyen zamanlarda değinirim belki…😊
Paris Filarmoni Orkestrası
Paris’in en sevdiğim yerlerinden biri, evime 20 dakika yürüme mesafesindeki Paris Filarmoni Orkestrası. Bu hafta orada sıradışı bir akşam daha geçirdim. Orkestra binası yapımı 20 yıl ertelendikten sonra Ocak 2015’te açılmış. Binanın dış mimarisi günün her saati farklı parlayan gümüş yaldızlar ve Frank Gehry’yi andıran yelkenimsi şekiller ve ters açılarla dolu. Ana konser salonu ise, hangi köşede oturursanız oturun konser size özel veriliyormuş gibi hissettiğiniz, komşularınızı gözden uzak tutarken, sizi müzisyenlere yakın tutan girdiler çıktılarla, iç ısıtan turuncu, sarı, beyaz tonlarla, ve yumuşacık bulutumsu hatlarla dolu. 
Her duyuya hitap eden bir müzik dinleme deneyimi bu. İki saatten fazla notalarla sarmalanırken, kadife koltuğunuza dokunmaktan kendinizi alamadığınız, konser arasında şampanya tattığınız, tavandan sarkan metal yaldızlı parçalara hayran kaldığınız, ya da terasta banliyölere doğru genişleyen Paris’i seyrederken yaklaşmakta olan kışı kokladığınız bir akşam. 
Yüzden fazla müzisyenin smokinler ve abiyeler içinde her notaya eşit saygı göstermesine bakmaya doyamazken ben, bu hafta bir de hayatımda ilk defa bir kadın orkestra şefi izleme şansı yakaladım. Xian Zhang’in yönettiği Lyon Ulusal Orkestrası’nın o akşam en orijinal parçası, Fransa doğumlu Çin asıllı Qigang Chen’in “Luan Tan” isimli eseriydi. Konserin başında solo giren ve parça boyunca devam eden o aritmik perküsyonun hangi müzisyenden geldiğini bulmam yaklaşık 15 dakika sürdü. 😂 Hindistan Senfoni Orkestrası’nın bu Youtube kaydında siz bu zorluğu yaşamak zorunda kalmayacaksınız.
Daha yumuşak bir tını isteyenlere ise, konserin açılış parçası olan, Fransız besteci Maurice Ravel’in “Ma mere l’Oye”unu öneriyorum. Ravel dehasını çok ünlü Bolèro’sundan tanıyor olabilirsiniz. 😊
Ravel: Ma mère l’Oye ∙ hr-Sinfonieorchester ∙ Julian Kuerti

Bu haftalık bizden bu kadar! Bu keşifleri ve sohbetleri beğendiyseniz arkadaşlarınızla paylaşacağınızı umuyoruz. 😊

Samimi yorumlarınızı bize yazarsanız çok mutlu oluruz.
Haftaya görüşmek üzere!
Ece, Nazlı, Zeynep
Bu konuyu sevdin mi?
Güncellemeleri artık almak istemiyorsanız abonelikten çıkabilirsiniz buradan.
Bu bülteni yönlendirirseniz ve beğenirseniz, abone olabilirsiniz: buradan.
Revue kullanılarak iletildi